İHANET RANTI TÜRKİYE’Yİ PAYLAŞIYOR

Yeni Cag

ARAŞTIRMA Macit SOYDAN
Fatih ERBOZ
Önsel ÜNAL
Sümeyra YILMAZ

Doğal kaynaklar talan ediliyor
Anayasa’nın 168. maddesi yönetmeliklerle by-pass edilerek yer altı ve yer üstü zenginliklerimizin yabancılar tarafından sömürülmesine zemin hazırlanıyor.
Anayasa Madde 168
Tabii servetler ve kaynaklar devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Bunların aranması ve işletilmesi hakkı devlete aittir. Devlet bu hakkını belli bir süre için, gerçek ve tüzel kişilere devredebilir. Hangi tabiî servet ve kaynağın arama ve işletmesinin, devletin gerçek ve tüzel kişilerle ortak olarak veya doğrudan gerçek ve tüzel kişiler eliyle yapılması, kanunun açık iznine bağlıdır. Bu durumda gerçek ve tüzelkişilerin uyması gereken şartlar ve devletçe yapılacak gözetim, denetim usul ve esasları ve müeyyideler kanunda gösterilir.
Türk Anayasası’nın 168. maddesinde yer alan hüküm, yönetmeliklerle ve çıkartılan kanunlarla by-pass edilerek Türkiye’nin doğal zenginlikleri yabancıların hizmetine açılıyor. Böylelikle Türkiye’nin yeraltı ve yer üstü zenginlikleri satılamadığından, kiralama yöntemiyle yabancıların eline geçiyor. Maden alanları, akarsu ve dere yatakları, göller, kıyı şeritleri, tarım için olanaklı araziler, orman alanları yapılan düzenlemelerle yabancıların eline geçiyor ve Türkiye’nin zenginliklerini yabancılar işletiyor. Küreselleşme kiralama temelli yap-işlet-devret yoluyla Türkiye’yi parselliyor, zenginlikleri satın alıyor. Maden arayan şirketlere yasa yoluyla verilen imtiyazlar, yabancı şirketleri zengin ettiği gibi, Türkiye’nin kaynaklarının sömürülmesine zemin hazırlıyor.
Doğal miraslarımız yok ediliyor
Türkiye’nin içinden geçtiği süreçte, akarsu ve dere yataklarında yapılacak Hidro-Elektrik Santraller, Hidro-Elektrik Santral Projeleri, zengin maden yatakları, yabancıların kiralama yoluyla eline geçerken, hem Türkiye bir rant cenneti haline geliyor, hem de dışarıya olan bağımlığı yabancı sermaye üzerinden daha çok artıyor. İşte böyle bir süreçte özellikle de enerji bağımlığının artmaya başladığı bir dönemde Türkiye’nin zenginlik envanteri sömürü envanteri haline geliyor, milli ve üniter yapı ağır bir yara daha almaya devam ediyor. Türkiye bilinerek ya da bilinmeyerek gerçekleştirilen yanlış politikalarla ihanet rantının ağında kısır döngüler ve çekişmeler ülkesi olarak tarihsel sömürü döngüsündeki talihsiz konumuna mahkûm ediliyor. Türkiye’nin elindeki en önemli miras olan tarihi, kültürel ve doğa mirası da yok olup gidiyor ve talan mekanizmalarının içerisinde ufalanıyor.  Küreselleşmenin dayattığı ve milli değerleri hiçe sayan paylaşım ağı, Türkiye’yi ihanet ağının içerisine sürüklerken, alınacak önlemlerle Türkiye bağımsız coğrafyasını koruyabilir. Bunun için de öncelikle milli politik bilinç gereklidir. Bu çerçevede doğal zenginliklerimizin milli değerler olduğunu hatırlayıp, sahip çıkıp öncelikle bunun üzerine kurulu bir milli ekonomi politikası uygulamak gerekiyor. Bu kapsamda ortaya konacak bilgi ve ifadeler Türkiye’nin bu rant ağının içinden kurtulup kendi milli kimliğini ve milli coğrafyasını gelecek nesillerine güvenli bir emanete dönüştürmesinin ip uçlarını sunmaktadır. Bu nedenle maden yatakları, üzerine kurulacak olan hidro-elektrik santraller akarsu ve dere yataklarına sahip çıkılması gerekiyor. Toprak satışlarıyla başlayan kanayan sürece pansuman yapılabilmesinin öncelikli şartı bunların farkında ve bilincinde olunması gerekliliğidir. Bu dizide ortaya konacak fikir ve bilgiler bu amaçla hazırlanmıştır. Doğal kaynaklarımız hukuk yoluyla talana açılırken, buradaki esas sorun yasalarla bunların yapılması olarak karşımıza çıkmaktadır. Doğal zenginliklerin bir ülkenin toprak bütünlüğünün parçası olarak kabul edildiğinden doğal olarak bunlar o devletin bağımsızlık sembolleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu sembollerin değerlendirilmesi ise ancak devlet eliyle yapılmalı yani kamu imkanları kullanılmalıdır. Bunun yanında kamu imkânlarının zorlandığı yerde yasal olarak gerekli önlemler alındıktan sonra özel kişilerin kullanım alanına açılması gerekmektedir.
Milletin çıkarı gözetilmeli
Bu noktada yapılacak en önemli duruş, yasal düzenlemelerin milli kaynakların korumacı bir şekilde, güvenliği alınarak kullanıma açılması olmaktadır. Bu nedenle çıkaracağımız kanunların ve aynı zamanda yönetmeliklerin bu doğrultuda denetimi büyük önem kazanmaktadır. Buradan hareketle öncelikli olarak kaynakların tespitini ortaya koyup yasal değişiklikleri gündeme alarak bunların Türk milletinin faydası doğrultusunda kullanılmasının önünün açılması gerekir. Aslında özellikle maden kanununun değiştirilmesiyle başlayan sürece bakıldığında konunun sadece Türkiye ile sınırlı olmadığı, bunun yanında çok büyük bir dünya projesinin varlığı ortaya çıkmaktadır. Dünya ekonomisinin belirleyici kurumları olarak dikkat çeken Dünya Bankası ve IMF’nin dünyadaki maden kanunlarının toptan değiştirilmesini istemesi bu büyük küresel ve emperyalist oyunun varlığına işaret etmektedir. Bu değişiklikler dünyadaki tüm ülkelerde bulunan madenlerin küresel yağmaya açılmaya çalışmasının bir göstergesi olarak da dikkat çekmektedir.
Türkiye’deki girişimler...
Bu konuda Türkiye’de de önemli yasal girişimler olmuştur. Bu yasal girişimler Türkiye’nin öncelikle topraklarının yabancılara peşkeş çekilmesine paralel olarak yer altı zenginlikleri, kültürel miras, doğal zenginlikleri de sömürünün emrine vermektedir. Dünya Bankası başta olmak üzere dünya ekonomisine yön vermek isteyen ulus ötesi kuruluşların baskı ve girişimleriyle bugüne kadar 100’ün üzerinde ülkede maden yasalarının değişikliğe uğradığı biliniyor. Elbette Türkiye de bundan nasibini almakta. Bu nedenle Türkiye’nin zengin doğal kaynakları özellikle de gelecekte kullanılacak sanayi teknolojisinin hammaddesinin ülkemizde çokça olması Türkiye’yi daha çok emperyalist bunalımın gölgesine sokuyor.
Akarsularımız bile tehlikede
Dünya’da 50’nin üzerinde ülke doğal kaynaklarını kendi işletemediği için dış satımıyla elde ettiği gelire bağımlı hale geldi. Ülkeler teknolojik yetersizlik başta olmak üzere bir dizi sebepten kendi doğal zenginliklerini ulusal artı değere dönüştüremedikleri için dışarıya bağımlı hale geliyor. Dünya Bankası ve IMF gibi kurulmuşlar da bu sömürünün alt yapısını hazırlamak için girişimlerde bulunuyor. Maden Yasaları başta olmak üzere çeşitli yasal değişikliklerle bunun alt yapısı kurgulanıyor. Türkiye’de bugün maden sahalarının yüzde 47’sinin yabancıların elinde olduğunu konunun uzmanları söylemekte. Aynı zamanda hidroelektrik santrallerin özelleştirmeleriyle enerji kaynak ve havzalarının büyük çoğunluğunun yabancıların eline geçeceği belirtiliyor. Buna göre yeni gelecek projelerle birlikte eldeki santrallerin de özelleştirmeye açılması ile birlikte akarsu ve dere yatakları da yabancıların eline geçecek. Türkiye’de Maden Yasası’yla birlikte madencilik ile ilgisi olabilecek yaklaşık 10 yasada da değişikliğe gidildiği belirtiliyor. 5177 Sayılı Maden Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun ile birlikte madencilik adı altındaki talanı önleyen yasaların hemen hemen hepsinin değiştirildiği de uzmanlar tarafından belirtiliyor. 2004 yılında yürürlüğe giren yasa ile birlikte orman alanları, milli parklar, özel koruma bölgeleri, ağaçlandırma alanları, tabiat alanları, özel koruma bölgeleri, doğal ve kültürel sit alanları, tarım alanları, meralar, sulak alanlar, kıyılar, akarsular, kentlerin imar alanları, turizm bölgeleri, su havzaları madencilik adı altında bir anlamda da talana açılmış oldu. Çokuluslu şirketler ve Türkiye’deki taşeron şirketlerin arama yapmaları için maden arama faaliyetleri ÇED kapsamı dışına çıkarıldı. Arama izinleri ile toplam rezervin yüzde 10’unun işletilmesine ve satışına izin yolu açıldı. Altın madenciliğinde ocak başı satış fiyatı faturanın yalnız yüzde 2’sinin devlet hakkı olarak alınmasına olanak tanıdı.
Denetime engel
Ormanlar yok edilerek madencilik faaliyetine açılıyor. Ükemizin doğal zenginliklerinin korunduğu milli parklar, özel koruma bölgeleri, ağaçlandırma alanları, tabiat parkları, tabiat alanları ve anıtları, özel koruma bölgeleri, doğal ve kültürel sit alanları madencilik faaliyetine açılıyor. Kentlerin imar alanları, turizm bölgeleri, kültür alanları, su havzaları, sulak alanlar, akarsular, içme suyu havzaları, tarım alanları, meralar, kıyılar da artık şirketler maden arayabilecek. Bunun yanında işletmelerin esnan ve çevreye vereceği zararın önlenmesi için uygulanan ÇED raporu prosedürü de madencilik faaliyeti için uygulanmayacak. Madencilik faaliyetlerinin insan ve çevreye getireceği olumsuzluklar denetim dışı kalıyor. Tüm bunlar olurken ise kriter maden şirketlerinin çıkarı olacaktır. Bununla birlikte maden şirketlerinin gerçeğe aykırı ve yasa dışı beyanları ve tutumları olursa bu sadece uyarı ile geçiştirilecek ve ceza yasaları işletilmeyecek.

 

Dünyadaki ülkeleri ağı altına alarak sömüren küresel güçler yeni dünya düzeni kurma çabalarında tarımdan enerji politikalarına kadar geniş bir yelpazede dünyayı etki alanı içerisine alıyor. Bu kapsamda çalışmalarını işgal yöntemiyle değil, yasayla işgal yöntemiyle gerçekleştiriyor. Sistemin güçleri sadece tek sektörde değil, bir çok sektörde faaliyet gösteren dev kartel yapılar. Bu açıdan bakıldığında bir ülkede sadece tek kaynağı değil, sektörel fayda anlamında tüm kaynakların sömürülmesinin peşine düşüyorlar. Dünyada özellikle ikinci dünya savaşından sonra kurulan sisteme bakıldığında batılı ülkelerin amacının, diğer ülkeler olarak tanımladığı dünyanın kaynaklarını sömürerek kendi modern dünyasının temel hammaddesi olarak kullanmaktı.
İnsan ticareti ile başladılar
Bunu daha önce İngiltere, Almanya, Fransa ve ABD başta olmak üzere Batılı ülkeler gerçekleştirdi. Bundan daha önce de insan ticareti başta olmak üzere, insan kaynağının sömürülmesine dayanan sistemi Avrupalı Latin kökenli ülkeler yaptı.. İber yarımadası ülkeleriyle başlayan yeni dünyanın keşfi macerası daha sonra diğer ülkelere de sıçramış ve modern Avrupa bu kolonyalist zihniyetle 100 yıl, 30 yıl ve dünya savaşlarının ardından defalarca yeniden yapılandırılmıştı. ABD’nin dünya rantında bende varım demesiyle birlikte 20 ve 21. yüzyılda dengeler alt üst oldu ve sömürü yöntemleri yeni boyutlar kazandı.
Tarihten ibret almalıyız
Ülkelerin sömürülmesi artık direkt işgal yoluyla olmuyor, Bunu hepimiz biliyoruz. Batılı ülkeler tarafından kurgulanmış sivil toplum kuruluşları ve sermaye grupları aracılığıyla sömürülüyor. Bu sermaye sahipleri aynı zamanda sivil toplum kuruluşlarının birçoğunun finansörü durumunda. Bu gerçeklik düzleminden bakıldığında işgalin adının ve renginin değiştiğini rahatlıkla görebiliyoruz. Bu kimi zaman turuncu, kimi zaman yeşil, kimi zaman da mavi olabiliyor. Ama işgal ve sömürü devam ediyor. Maden ve enerji sahalarına yapılan son dönemdeki hücumu bu çerçevede ele almak gerekiyor. Bilindiği gibi beşeri bilimlerin laboratuvarı bir anlamda tarihtir. Bugünü anlayabilmek ve gerekli milli tedbirleri alabilmek için yaşanmışı çok iyi analiz etmek gereklidir.
Talanın asıl adı hukuktur!..
Bu noktada tarihi sürece bakıldığında Batı her dönem taktik ve yöntem değiştirerek kendi dışında kalan coğrafyalarıyla talan etmiştir. Bu talanın yeni adı hukuktur, hukukla oynayarak sömürü alanını genişletmektir. Bu açıdan hükümetleri değiştirmek için devrim de yapılır, yasalar da değiştirilir. Bu konuda en güzel örnek sömürünün tarihinin ilk adımlarını atan ülkelerin başında gelen İngiltere’nin uygulamalarıdır. İngilizlerin güneş batmayan imparatorluklarını nasıl bir sömürüyle yaşattığına bakarsak bugünleri anlayabileceğimiz önemli ipuçları bulabiliriz. İngilizlerin ünlü sanayi devriminin şifresi hammadde sömürüsünden geçmektedir.
Batı bunu hep yapıyor
Beyaz İngilizlerin yerleştiği kolonilerde kendi yönetimlerini kurma istemleri ilk olarak Kanada’da başladı. Burada, kararların İngiliz hükümetince atanmış görevliler yerine, halkın seçtiği bakanlarca verilmesini öngören bir özyönetim sistemi kabul edildi. Bakanlar, ülkenin içişlerinde kendi meclislerine karşı sorumluydular. Ama dış ilişkiler ve savunmaya ilişkin kararlar, İngiliz yönetimince alınıyordu. 1847’de bu uygulama Kanada’nın yanı sıra Avustralya kolonileri ile Yeni Zelanda’da da yaygınlaştı. 1910’da ise Kap, Natal, Transvaal ve Oranj Bağımsız Devleti’nden oluşan Güney Afrika Birliği kuruldu.
İngiltere başı çekiyor
İngiltere ve yarı bağımlı koloniler, ticaret ve savunma konularını, ilki 1887’de toplanan Koloni Konferansları’nda tartışırlardı. 1907’deki toplantıda bu kolonilere, “dominyon” denmesi ve konferansın adının da “İmparatorluk Konferansı” olarak değiştirilmesi kararlaştırıldı. Dış ilişkiler söz konusu olduğunda dominyonlar, imparatorluğun bir parçası sayılıyordu. Örneğin, 1914’te İngiltere’nin Almanya’ya savaş açma kararı, tüm dominyonlarını ve sömürgelerini de bağladı. Savaştan sonra ise bütün dominyonlar, bağımsız ülkeler olarak barış antlaşmalarını ayrıca imzaladı ve Milletler Cemiyeti’ne İngiltere ile eşit konumda üye oldular. 1931’de Westminster Tüzüğü ile İngiltere’nin dominyonlar üzerindeki son denetimi de kalktı ve bunların her biri İngiliz Uluslar Topluluğu’nun bağımsız üyeleri oldu.
Hindistan’ın İngiltere’den kurtuluşu...
İngiliz Uluslar Topluluğu üyesi ülkeler, birinci ve ikinci dünya savaşı sırasında, özellikle de ekonomik bunalım yıllarında ekonomik işbirliğine girdiler ve kendi sınırları içinde başka ülkelerin malları yerine, öteki topluluk üyelerinin ürünlerinin satılmasına öncelik tanıdılar. İngiltere, öteki üyelerden besin ve hammadde satın almayı, karşılığında da sanayi malları satmayı sürdürdü. 1932’de Kanada’nın Ottawa kentinde bir araya gelen topluluk üyelerinin temsilcileri, aralarında uygulayacakları yeni ticaret kurallarını oluşturdular. “İmparatorluk Ayrıcalığı” denen bu sisteme göre; İngiltere, topluluk üyesi ülkelerden aldığı mallara, başka ülkelerin mallarına uyguladığından daha düşük bir gümrük vergisi uygulayacaktı. Öbür topluluk üyeleri de aynı ayrıcalığı İngiltere’nin sanayi ürünlerine tanıyacaktı. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Hindistan’da gelişen bağımsızlık mücadelesi sonucu İngilizler Hindistan’ı terk etmek zorunda kaldılar. Daha sonra Müslümanlar ile Budacılar arasındaki anlaşmazlık nedeniyle Hindistan ikiye ayrıldı. Böylece 1947’de Hindistan ve Pakistan olmak üzere iki bağımsız ülke kuruldu.  2. dünya savaşı ve ardından 1945’te kurulan Birleşmiş Milletler, bağımsızlık düşüncesinin yaygınlaşmasını destekledi. Seylan ve Birmanya 1948’de bağımsızlıklarını kazandılar. Birmanya, İngiliz Uluslar Topluluğu’na katılmadı ama Pakistan, Hindistan ve Seylan topluluk içinde kalmayı seçtiler. 1949’da Hindistan, İngiltere Kralı VI. George yerine kendi önderlerinden birinin devlet başkanı olmasını istedi. Bu sorun, bir ülkenin topluluk içinde kalabilmesi için, İngiltere’yi İngiliz Uluslar Topluluğu’nun başı olarak kabul etmesinin yeterli sayılmasıyla çözüldü.
İngiliz sömürgeleri birer birer özgürlüğüne kavuştu
Hindistan’dan sonra başka ülkeler de bağımsızlıklarını kazandı. Ve bir çoğu İngiliz Uluslar Topluluğu’na katıldı. Gana (Altın kıyısı) 1957’de bağımsız oldu. Bu tarihe kadar bütün tropik Afrika’da yalnızca Liberya ve Etiyopya bağımsız ülkelerdi. Bunu izleyen 10 yılda Afrika’daki ve dünyanın başka bölgelerindeki İngiliz sömürgeleri birer birer özgürlüklerine kavuştu. İngiltere’den kopan ülkelerden bir bölümü (örneğin Kenya ve Kıbrıs) topluluk üyesi olurken İrlanda (Eire) ve Sudan gibi bazı ülkeler de dışında kalmayı seçti.  1961’de Güney Afrika, uyguladığı ırk ayrımı politikasına üye ülkelerin karşı çıkması nedeniyle, İngiliz Uluslar Topluluğu’ndan ayrıldı. Pakistan’da 1972’de bağımsızlığını ilan eden Bangladeş’in (Doğu Pakistan) üye ülkelerce tanınması üzerine topluluktan çekildi. Bangladeş topluluk üyesi oldu.  Ancak İngiliz İmparatorluğu’nun silah ve askeri güçle sağladığı egemenlik yerini İngiliz ve daha sonra Anglo Amerikan şirketlerin egemenliğine bıraktı.

ABD, Türkiye’nin altın madeni kaynaklarını nasıl uydudan tespit edebildiyse, aynı şekilde geleceğin teknolojilerinin hammaddelerini de Türkiye’de keşfetti. Bor ve trona en önemli hammaddeler...
Aslında dünyada olup bitenler, yazımızın başlığında belirttiğimiz kadar basit. Batı ülkeleri kendi refah toplumlarını oluşturabilmek için vahşet dolu savaşlarla çizdikleri sınırlarının içini kan ve ter ile besliyor. Bunun en tipik örneği elbette İngiltere. İngilizler kendi imparatorluklarını kurarken ve sanayi devrimini gerçekleştirirken sömürü yoluyla elde ettikleri hammaddeleri kendi toplumlarının refahı için kullandı. O dönemde şimdiki AB ülkelerinin önde gelenleri hem kendi madenlerini işlettiler, hem de ilerleyen süreçte eski kıtaların kömür kaynaklarını kendi ülkelerine getirdiler. Bunun yanında elbette insan göçü de söz konusu oldu. Bu aynı zamanda o ülkelere giderek kültür çalışmalarının, kültür politikalarının empoze etme sonucunu da meydana getirdi.
Asıl hedef enerji kaynakları
Ancak asıl hedef elbette ki enerji kaynaklarıydı. Benzeri bir süreç bugün haritaların yeniden çizilmesi sürecinde de yaşanmaktadır. Bu sürecin orijininde bulunan en önemli ülke ise Türkiye’dir. ABD Türkiye’nin altın madeni kaynaklarını nasıl uydudan tespit edebildiyse, aynı şekilde geleceğin teknolojilerinin hammaddelerini de Türkiye’de keşfetti. Bor, trona gibi madenler geleceğin teknolojisinin önemli bir hammaddesi durumunda. Türkiye’de bu madenlerin varlığı, bu ülkelerin hedefi durumuna getirdi. Bu hedef doğrultusunda yasalar dahil her türlü yolu kullanarak ülkemize gelip, demokratik sömürü yöntemlerini kullanma peşinde olduklarını artık biliyoruz.
Irak işgalinin meşrulaştırılması
Sivil Toplum kuruluşları aracılığıyla hedeflenen konuların başında da bu geliyor. Bu bölümde tarihsel örneğe değinmemizin asıl nedeni de bu. Filler kavga ederken, çimenler nasıl ezildi, tarihi örneğiyle gözler önüne sermek gerekiyor. Zaman geç olmadan kendi milli coğrafyamızı fillerin ayaklarına oyuncak etmeyip, kendi bağımsızlığımızın sembolü olarak dünyaya göstermek gerekmektedir. Bu nedenle Batılı emperyalist zihniyetin neler yaptığını tarih laboratuarında incelemenin tam zamanı. Bir açıdan bakıldığında konu oldukça derinlik kazanıyor. 1990’ların başında çift kutuplu dünya, tek kutba inince Batılı teorisyenler, tarihin sonu tezini ortaya attı. Ancak bu tez 1990’lara gelindiğinde çöktü. 2000’li yıllara gelindiğinde ise yeni bir teze ihtiyaç vardı, Irak’ın işgalini sosyal anlamda meşrulaştıran bu tez, medeniyetler çatışması olarak sunuldu.
Refah kaynakları bunalıma girince
Sorun tezlerin ortaya koydukları değil. Sorun, Batının sosyal tarihinin ve refah kaynaklarının bunalıma girmesiydi. Bu anlamda yeni sömürü tezi oluşturulması gerekiyordu. Ortak düşman Batının teröriste ve batıya yönelen terör eylemleri olunca küreselleşme, yeni dünya düzeni ile birlikte yeni bir teze dönüldü. Şimdi bu tez üzerinden Batı emperyalizmi yeni sosyal ve siyasal işgallerini meşrulaştırmak peşinde. Bu açıdan bakıldığında Türkiye’de önce petrol kanunu tartışıldı. Petrol kanunu ülke kazanımlarının yurt dışına transferi noktasında yabancılara önemli imtiyazlar vermişti. Geldiğimiz noktada ise en çok tartışılan konu Maden Kanunu olacaktır. Maden Kanunu üzerinde bu kadar oynama yapılmasının nedeni, yeni imtiyazların önünü açmak amacındadır. Bunun nasıl bir sosyal tepki doğuracağı henüz kestirilemezken, çalışmalar sessizce yürütülmek istenmektedir. Türkiye’nin kaynakları bu yol üzerinden geleceğin teknolojik hammaddesi olarak Batılı ülkelerin refahına aktarılmak istenmektedir. Son yıllarda Batının Ar-Ge çalışmalarına ağırlık vermesi ve sürekli olarak AB müzakerelerinde Ar-Ge üzerinde durmasının asıl amaçlarından bir tanesi de budur. Hem ortaya çıkacak sonuçları, hem de ülkenin kaynaklarını tıkanan batı toplumlarının hizmetine sunmak istemektedirler. Bu noktada tarihsel sürecin analizi bir kez daha önem kazanmaktadır.  Filler çimenleri bir kez daha ezmek istemektedir. Gelinen noktanın ana fikri temelde budur.
Rant kaynağı uluslar
Bir anayasası yani kuralları ve tanımlanmış bir amacı olmayan ve sözde gönüllü birliğe dayalı bir örgüt olarak tanımlanan İngiliz Uluslar Topluluğu’nun üyeleri, topluluktan ayrılmakta ve kendi siyasetini izlemekte özgür ve her birinin kendi dış politikası var.
İngiltere, topluluk içinde etkili tek üyedir. Bazı topluluk üyeleri, İngiltere’yi “Ana Ülke” olarak kabul ederler. İngiltere’nin istek ve tavsiyeleri koşulsuz uygulanır. İngiltere Kraliçesi, topluluğu bir arada tutan ek resmi bağdır. Bütün üye ülkelerce bu topluluğun başkanı olarak tanınır. Aynı zamanda aralarında Avustralya, Barbados, Kanada, Fiji, Jamaika, Mauritius ve Yeni Zelanda’nın bulunduğu 18 üye ülkenin devlet başkanıdır. Kraliçe bu ülkelerde, ülke hükümetinin önerisiyle atanan Genel Valilerce temsil edilir.
Hammaddeler şirketlerin kontrolünde
Eskiden İngiltere, koloni ve sömürgelerinden temel hammaddeleri çok ucuza sağlıyordu. Şimdilerde İngiltere merkezli çok uluslu şirketler bu üstünlüğe sahip. Gana’nın kakaosu, Jamaika’nın şekeri, Uganda’nın kahvesi ve Kanada’nın buğdayı. Bu ülkelerin tamamı sözde bağımsızlıktan sonra ekonominin tek bir tarımsal ürüne ya da tek yer altı kaynağına bağımlılığını kıramadılar. Başlangıçta İngiltere ve İngiliz şirketleri ilerleyen zamanlarda Anglo - Amerikan şirketler ve İngiltere, Amerika bu bağımlılığın kırılmasının önünde ciddi bir engel olarak bulundular. İngiltere, Avrupa Ekonomik topluluğu’na üye olunca dış ticaretini daha çok Avrupa’yla yapmaya başlamakla birlikte, Uluslar Topluluğu ile ranta dayalı eski ticari ilişkileri özellikle hammaddede ihtiyacı açısından daha da gelişti. Örneğin, Uluslar topluluğu’na üye ülkelerde, petrol, gaz ve kömür gibi enerji hammadde kaynakları tamamen Royal Duch Shell, British Petroleum, Hanson Trust Enron gibi, hububat gıda maddeleri ziraati ve üretimi ; Archer Daniels Midlandt, Unilever, Grand metropolitan, Cargill, Cadbury Continental, Bunge&Bom, Louis Dreyfus, ADM - Töpfer, Andre, Quaker Oats gibi, petrol gaz kömür gibi enerji hammaddeleri dışında kalan tüm maden kaynakları; Anglo American, Rio Tinto, Barric Gold, Newmont Mining, Brascan Noranda, N.M. Rothschid... gibi, şeker, kakao, kahve ziraati ve üretimi ; Nestle, Tate & Lyle, Cadbury gibi İngiltere merkezli ya da Anglo Amerikan çok uluslu şirketlerin kontrolü altında bulunmaktadır.
İhanet kartelinin amansız ağları
Uluslar topluluğuna üye ülkelerde, İngiliz ya da Anglo Amerikan şirketlerin dışında maden işletmeciliği yapan bir başka şirkete rastlamak olası değildir. Mahalli, özel ya da kamu şirketleri de bu çok uluslu şirketlere hizmet etmekten başka bir iş yapmazlar. Mahalli şirketlerin isimleri uluslararası pazarlarda Avrupa ve ABD sanayi işletmelerinde bilinmez. Aşağıda bazı uluslar topluluğu üyesi ülkeler ve maden kaynakları ile bunların mülkiyetini elinde bulunduran şirketler görülmektedir. İşte değerli yazar Mustafa Çınkı’nın aktardığı bu tarihsel öykü sömürü imparatorluğunun nasıl çalıştığını açıkça ortaya koymaktadır. Çınkı’nın verilere
dayandırarak ortaya koyduğu bu tarihsel tablo aslında günümüzde de hiçbir şeyin değişmediğini göstermektedir. Bu yazı dizisine yazardan alıntı yapmamızın tek nedeni de budur.
Batının sömürü şifreleri
Bu sömürü süreci Batılı ülkelerin teknolojik yeterliliğine rağmen, aslında ne kadar acımasız ve ne kadar gözü dönmüş olduğunu da gösteriyor. Türkiye’yi ve doğal kaynaklarını içine alacak bu ağ, ülkemizin ve milletimizin bütünlüğünü şiddet dâhil, her türlü yolla nasıl yok etmek istediklerinin, demokrasi ve gelişmişlik adına ülkemize dayattıklarının esas şifreleri bu kısa tarihsel örnekte yatmakta. Batının sömürü şifrelerini ancak bu şekilde tarihsel düzlemde tartışarak çözebiliriz. Bu örnekler bize gelecek için önemli ölçüde gerekli olacaktır, Sömürünün değerlerimizi, varlıklarımızı yok ettiği bir noktada nasıl yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğumuzu, Anadolu coğrafyasından nasıl atılmak istendiğimizi ancak önce değerlerimizin sömürüleceği tehlikesini ileriki bölümlerde yazmaya devam edeceğiz.
Dün olduğu gibi bugün de birer sömürge olan ekonomi yeni tarım ve madenciliğe dayalı İngiliz uluslar topluluğuna dahil ülkeler
ÜLKELER                             YÜZÖLÇÜMÜ 
                                             (/KM2)

1- Antiqua ve Barbuda      442 
2- Avustralya                  7.682.300 
3- Bangladeş                   143.998 
4- Barbados                    430 
5- Belize                        22.965 
6- Botsvana                   581.987 
7- Brunei Darussalam        5.765 
8- Kamerun                    457.440 
9- Kanada                      9.970.610 
10- G.Kıbrıs                    5.896 
11- Dominik                    750 
12- Fiji Adaları                18.274 
13- Nauru                      21
14- Yeni Zelanda            267.880
15- Nijerya                    923.768
16- Pakistan                  796.100
17- Papua Yeni Gine        462.840
18- Samoa                    2.832
19- Seyşeller                 453
20- Sierra Leone            71.740
21- Singapur                 618
22- Solomon Adaları       27.566
23- Güney Afrika           1.123.226
24- Sri Lanka                65.610

Bookmark and Share

Sanal Kütüphane

Anitkabir Sanal Gezisi

Haftanin siiri

Göründü memleketin iç yüzü,çöktüyse temel.
Simdilik harice karsi yüzümüz olsa dahi
Yüzümüz yok bakacak kabrine ecdâdimizin.
Tükürür zannederim çehremize, vatanin tarihi.

 

Neyzen Tevfik

1943